Beyazıt’tan Şehid Cevdet Kardeşimizin cenazesinden döndüm şimdi. Herkes çok üzgün ve bir o kadar da öfkeli.
Gazze’ye yardım götürmek amacıyla yola çıkan filoya Siyonist İsrail’in müdahalesi sonucu büyük bir telaş yaşandı, yaralananların yanı sıra şehit olanlar da oldu ve İsrail dünyaya ne denli azılı bir vampir olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Olaylar çok üzücü, Levent’te ki konsolosluk eylemi ve bugün ki cenaze töreninde de birçok arkadaşın olaylarla ilgili sorgulama yapmaya başladığını gördüm. Birçoğumuz artık resme farklı perspektiflerden bakma zamanının geldiğini düşünüyor.
Mavi Marmara’nın temsil ettiği bu başkaldırı bir sivil itaatsizlik hareketiydi. Dini, dili, ırkı birbirinden farklı ancak amacı aynı: Gazze’ye yardım ulaştırmak ve dünya kamuoyunun dikkatini o coğrafyada İsrail’in uyguladığı ambargolarla adeta ölüme terk edilen mazlum Filistin halkına, Gazze’ye celp etmek idi.
Diğer aktivistler kendi iradeleri doğrultusunda -ölüm dâhil her şeyi göze alıp yola çıkma tercihlerini kullanmış olabilirler. Bu, ancak vicdan sahiplerinin takınabileceği takdire şayan bir davranıştır elbette. Malı, canı ve namusu için saldırıya uğrayan ve bunu savunurken öldürülen şehiddir, buna kimsenin bir itirazı yok.
Fakat “Eli silahlı profesyonel askerlerin önüne savunmasız insanları ‘aslanın önüne atılmış pay misali’ sürmenin ve buna “şehadet” mefhumunu alet etmenin sorgulamasını kim yapacak?” Zira aşağıdaki ayet mealleri bize mücadele teknikleri hakkında altın kurallar sunmakta.
“Ey İman Edenler! Düşmana karşı her türlü savunma tedbirinizi alınız. Onlara karşı ya küçük birlikler halinde hareket ediniz veya topyekün seferber olunuz.” Nisa 71
“Yeminlerini bozan, Peygamber'i yurdundan çıkarmaya azmeden ve üstelik ilk önce size saldırmaya başlayanlara karşı savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer mümin iseniz her şeyden önce Allah'dan korkmalısınız.” Tevbe 13
“Bundan dolayı onları harpte yakalarsan, kendilerinden sonrakilere de gözdağı olacak şekilde ağır bir cezaya çarptır, belki ibret alırlar.” Enfal 57
Karşılarına dikileceksek onlar gibi silahlanarak dikilelim, şehit olacaksak vuruşarak olalım diye düşünüyorum aslında. Bütün dünya kınasın ne çıkar? Allah razı olsun yeter. Zalimler korksun zulmetmekten, bedel ödeyeceklerini bilsinler. Irkı, inancı, coğrafyası fark etmez Müslüman’ın kılına dokunduklarında ellerinin kırılacağını bilecekleri günler gelsin.
Sonra dönüp bu ayetin İsrail’i ilk tanıyan ve sürekli işbirliği halinde olan Türkiye için ne anlama geldiğine bir bakalım.
“Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dost olmaktan men eder. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” Mumtehine 9
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanının bu menfur baskın üzerine yaptığı açıklamaya bakalım şimdide “ilişkiler normale dönünceye kadar İsrail’le olan anlaşmalar askıya alınmış” mış… Bu, geçen sene ki “One Minute” olayından sonra bile ilişkiler askıya alınmaksızın sürdürüldüğü anlamına geliyor.
İlişkilerin normalleşmesi yaraların kabuk tutması, olayın gündemden düşmesini beklemek anlamına gelen politik bir dil. ‘One minute’ sahnenin önü. Arka planda yapılan anlaşmalar, işbirliği vs.
Türkiye ne olursa olsun İsrail’e rest çekmiyor, çekemiyor çünkü... Varın bunun da adını siz koyun.
Son olarak Gülen cephesindeki bana göre sürpriz olmayan sessizliğin nedenleri üzerine düşünelim. Bu menfur hadisenin yaşandığı aynı gün, İskenderun’da hayatını kaybeden askerler için TSK’ ya övgülerle dolu bir taziye mesajı yayınlayan Gülen, bu alçak baskına dair bir satırlık üzüntü ifadesini bile çok görerek, Amerika’nın tepkisi paralelinde hareket etmek zorunda olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Sadece Rabbimizin emir ve yasaklarına amade, düzenin tüm baskı ve dayatmalarından azade günlerin gelmesi dileğiyle…